Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Çernobil Duası

Bir kâbusun izini sürmek... Bu sene iyi iki okudum dediğim kitapların başında Svetlana Aleksiyeviç’in röportajları geliyor diyebilirim. Basılış sırasına uygun olarak okuduğum her kitap hem edebiyatın ne olduğuna, dinlemenin önemine dair düşüncelerimi yeniledi hem de yıllarca komünizm düşmanlığıyla uzak durulmuş yanı başımızdaki bu coğrafyanın insanlarının bize ne denli benzediğini gösterdi. Nobel konuşmasında da değindiği gibi küçük insanların anlattıklarına odaklanıyor Aleksiyeviç ve biz bu küçük insanların anlattıklarından koca bir tarihi öğrenebiliyoruz: “Beni ilgilendiren, küçük insan. ‘Küçük büyük insan’, ben böyle derdim, çünkü zulme tabi olmak insanı büyütüyor. O, kitaplarımda kendi küçük hikâyesini ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor. Başımıza gelmiş olanları, hâlâ da gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak gerekiyor, başlangıçta önce dile getirmek gerekiyor. Bu bizi korkutuyor, henüz kendi geçmişimizle yüzleşecek durumda değiliz.…
En son yayınlar

Anne Kız, Harikasın

Renkler, tatlar, kokular... Hayatımızdaki güzel şeyler bir bir kaybolmazdan evvel Radikal’da Elif Türkölmez’in yazılarını okumayı çok severdim. Küçücük bir detaydan yola çıkıp kurduğu yazıları nasıl olurdu bilmiyorum illa bam telime dokunur, yazıdaki renkler, kokular, anlar üst üste peş peşe beynime anıların üşüşmesini, unuttum sandığım şeylerin aslında oralarda bir yerlerde beklediğini anlamamı sağlardı. Ayın anı yağmurunu bu kez Türkölmez’in ilk öykü kitabı Anne Kız, Harikasın’ı okurken hissettim. Gazete yazılarında bir biçimde güncele bağlanan o detaylar bu kez kurmaca bir dünyaya yelken açmış ama kurmaca dünya gerçeğinden pek de farklı olmuyor, özellikle de gerçeklerin bu denli fena olduğu bu memlekette, o nedenle aynı gazetedeki yazıları gibi bu öyküler de Adile Naşit-Münir Özkul filmleri gibi aynı anda hüznü ve sevinci yaşatıyor. Bu ara nedense hep çocukluk üzerine bir şeyler okudum, hatta yazdım. Şimdilerde çok moda oldu geçmişten, çocukluktan bahsedip edebiyatın, yazının dümenin…

Buradayım

Biten evlilikler, yıkılan devletler... Jonathan Safran Foer, keşfettiğim ilk andan beri herkese tavsiye ettiğim bir yazar. Peş peşe okuduğum ve etkisinden uzun süre kurtulamadığım, illa bir yerlerinde ağladığım, tekrar tekrar okumayı istediğim romanları Her Şey Aydınlandı ve Aşırı Gürültülü İnanılmaz Yakın’dan sonra -arada yayımlanan deneme kitabı Hayvan Yemek’i çok pis bir etobur olduğum için okumaya cesaret edemedim- son romanı Buradayım’ı okumaya başladığımda eski bir arkadaşıma kavuşmuşum gibi hissettim. Amerika’da yaşayan Polonya kökenli bir Yahudi olan Foer’in romanlarında anlatılanların arkasında hep “Yahudilik” yer alır. Bu dinle ilgili de değildir aslında, çoğu karakterinin ateistliği mutlaka vurgulanır romanlarda, o kimliğin getirdikleri, götürdükleri, yaşam tarzıyla ilgilidir. Ve tabii Yahudilikle birlikte soykırımdan, kaçıp kurtulan ya da ölen dedelerden, ninelerden bahsetmek elzemdir ki Foer bunu okurun gözüne sokmadan ama en can acıtıcı detayı en olmadık yerde vererek yapa…

Çocukluk, o gizli bahçe

Çocukluk, o gizli bahçe... Çocukken en sevdiğim şey, eğer vakti varsa annemin yoksa ablamın kucağına ilişip kendimle ilgili sorular sormaktı. Bebekliğimden başlayıp anımsayamadığım üç dört yaşıma uzanan dönemle ilgili ne varsa bilmek istiyor, sorduğum sorularla herkesi bıktırıyordum. Şimdi bile hayal meyal hatırladığım bazı sahneler var sorduğum sorulara dair... Evden kimseyi bulamadıysam benle ilgilenen akrabalardan birine sırnaşıyor -çünkü itiraf etmeliyim ki oldukça sırnaşık bir çocuktum- “sonra ne yapmıştım, sonra ne demiştim” diye bitmez tükenmez sorularıma başlıyordum. Ailenin son ferdi olduğum, üstüne üstlük babaannemin sarışınlık genlerini bir şekilde kaptığım için el üstünde tutulan, sevilen, şımartılan bir çocuk oldum. Ablamlar bazı yaptıklarımı çok hoş sözlerle anmasalar da kimseyi üzmeden büyüdüm de diyebilirim. Çocukluğuma ait anımsadığım net şeylerden biri benle kim oyun oynuyorsa o dönem en çok onu sevdiğim. Bu sevilen kişi sık sık değişiyordu çünkü büyükler çocuklarla oy…

Ah Mercimeğim

Eskiyi özleten öyküler... Ne olursa olsun bir yerinden tutulduğumuz bir nostalji duygusuna sahibiz. Eski Türk filmlerinin aşırı romantizmine sinir olurken bir yandan izleyip bir yandan ağlayabiliriz. Ah nerede o eski ekmekler’den ah nerede o eski mahalleler’e kadar bazen geçerli bazen geçersiz nedenlere bağlı olan bir özleyiş hâkim tüm yaşantımıza. İnsanın büyürken gördükleri, işittikleri, kokladıkları, izledikleri ve okudukları unutulmaz bağlar yaratıyor. Hatta bir kitabı bir kokuyla, bir filmi bir renkle eşleştiriyoruz bazen beynimizde, artık o an bize ne anımsatmışsa... Edebiyatta bu özlemi sinemaya göre daha az hissediyorum. Artık romanın geldiği yer, yazarın oynadığı oyunlar, modernden postmoderne giden yol, farklı teknikler benim edebiyat zevkimi tatmin etmeye yetiyor. Ama işte bazen bir kitap okuyorsunuz, sanki kitabın sayfalarıyla beraber başka bir zamana yolculuk ediyorsunuz. Mustafa Çiftci'nin öykü kitabı Ah Mercimeğim de bende böyle bir etki yarattı. Çiftci İç Anadolu'…

Eileen

Bir evden kaçış hikâyesi... Amerikan edebiyatının kendine has bir yanı var. O karmaşa, o sorunlu aileler, o arızalı toplum nasılsa edebiyatı şahlandıran bir itici güç oluşturuyor. Oysa bizde de aynı ya da farklı bir sürü sorun var -daha azı mı çoğu mu tartışılır- fakat çocuklukta, gençlikte, çoğu zaman ömür boyu süren bu arızalar Türk edebiyatına böyle çarpıcı bir biçimde yansımıyor, genellikle kendine acıyan, duygularla yoğrulan, fazla kişisel, arabesk bir edebiyata dönüşüyor. Ottessa Moshfegh'in yazdığı, 2016 yılının Hemingway İlk Roman Ödülü’nü kazanan, ayrıca 2016 Man Booker Kısa Listesine kalmayı başaran Eileen aslında Amerikan edebiyatının başarısına dair ipuçları veriyor bize. Eileen, Ottessa Moshfegh’in ilk romanı fakat ondan önce birçok yerde yayımlanan ve başarısı konuşulan öyküleri var. Babası İran, annesi Hırvat kökenli, yani aslında pek çok örneğine rastladığımız gibi etnik kökenini hissettiren, biraz yerel tatlar içeren bir roman yazsa satması daha garanti olur diye ta…

Bir zamanlar TRT ve dizileri

Bir zamanlar TRT ve dizileri... Ortaokulda apolitik arkadaşlarıma, sağcı-solcu ne demek bilmeyen ve umru da olmayan insanlara sinir oluyor, içime kapanıyor, 12 Eylül’ü konu alan romanlar, öyküler okumaya devam ediyordum. O abiler, ablalar ne güzel yıllarda yaşamışlardı, oysa biz Özal çocuklarıydık, küreselleşme ve kapitalizm gençliğimizin tam ortasına denk gelmişti. Ah her şey ne kötüye gidiyordu... 1990'lı yıllarda büyüyen bir çocuğun hezeyanlarıydı bunlar, oysa şimdi... Derslerde Servet-i Fünun dönemine gelince Aşk-ı Memnu'yu izletiyorum yıllardır, tabii ki 1975 yılında Halit Refiğ tarafından yönetilen versiyonu. Geçtiğimiz yıllarda iki üç yıl sürmüş, olabildiğince sündürülmüş diziyi altı bölümde izleyince bir şaşırıyor çocuklar. İlk bölümlerde sıkılsalar da bir süre sonra dizideki teatralliğe, klasik müzik kullanımına ve Halit Ziya'nın farklı cümlelerine alışıyorlar. Sonra sorular sormaya başlıyorlar, başka hangi diziler vardı böyle, hep böyle kısa mı sürüyordu, o zaman r…