Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ada Öyküleri

Ege adaları ve bilinmeyen yaşamlar... Amerikan edebiyatının önemli yazarlarından olan Edmund White ilk kez Türkçeye çevrildi. Özellikle eşcinsel edebiyatın Amerikalı öncülerinden olan White’ın önce Ada Öyküleri’ni, hemen ardından önemli bir biyografisini, Rimbaud - Bir Asinin Çifte Yaşamı’nı peş peşe yayımlayan Edebi Şeyler sayesinde geç de olsa bu yazarla tanışmış olduk. Türkiye'deki okurları için derlediği Ada Öyküleri’ne özel olarak bir önsöz de yazan yazar, İstanbul’un kendisi için öneminden, Büyükada’da geçirdiği yazlardan ve öykülerinin yazılış sürecinden bahsediyor. Önsözde hissedilen içtenlik bütün kitaba da yayılmış durumda. Belki bu konularda hâlâ sıkıntılı bir ülke olmamızdan, belki edebiyatımızın bu yönünün eksikliğinden, kitabı okurken sık sık eşcinsel olduğunu bildiğimiz ve bunu açıklayamadan ölmüş gitmiş yazarlar geldi aklıma... Bunu hiçbir biçimde eleştirmek için söylemiyorum, açılanları da bu şartlarda çok cesur buluyorum ama dediğim gibi öykülerin samimi tonu, bilm…
En son yayınlar

Sessiz Ricat

Paris’te Bir Ermeni... Sessiz Ricat’ı okurken itiraf etmeliyim ki ricat sözcüğünün ne demek olduğuna sözlükten bakmıştım. Gerileme, geri çekilme anlamına gelen bu askeri terim unutulması zor roman sayesinde artık bildiğim bir sözcük. Okumamın üzerinden aylar geçse de “Keşke yazsaydım.” duygusu geçmediğinden bu yazıyı yazmaya karar verdim. 1929 yılında yazılmış ve tefrika edilmiş bu roman hem biçimi hem de anlattıklarıyla oldukça yenilikçi bir roman. Şahan Şahnur pek çok Ermeni gibi 1922’de ailesini İstanbul’da bırakarak Paris’e yerleşmiş. Romandaki ana karakter Bedros, yazarın hayatıyla oldukça benzer özellikler gösteriyor. 1915’te burada yaşananlarla ilgili son yıllarda daha çok roman, öykü, anı yayımlanmaya başladı ama diasporadaki Ermenilerin neler yaşadıklarıyla ilgili çok şey okumadık. Sessiz Ricat 1930’ların Fransa’sındaki Ermeni toplumunu anlatması, neler hissettiklerini duyurması açısından da önemli. İstanbul’da doğup büyümüş Bedros’un çalıştığı fotoğraf stüdyosunda başlayan ro…

Refik Halit Karay

Refik Halit Karay'ı seviniz... Orta okulu bitirdikten sonra liseye başka bir okula gittim, alışamadım, çok mutsuzdum. Dönüp dolaşıp zamanında hep şikayet ettiğim okulun çıkışında buluyordum kendimi. Bir de üstüne orta okuldaki en iyi arkadaşlarımdan birine âşık olmuştum, dört seneden sonra ne oldu da böyle bir şey oluverdi, hâlâ bilmem. Kız-erkek arkadaşlığının en iyi örneklerinden biri olduğumuz için çaktırmamaya çalıştığım bu durumla çok zor baş ettiğimi anımsıyorum. Okul çıkışları ya da hafta sonları aynı orta okulda olduğu gibi yine bisikletime atlayıp onlara gidiyordum. Muhabbet etmekten çok keyif aldığım anne ve babası vardı. Salonda içi kristal bardak dolu büfe yerine kütüphanesi olan, oturma odaları olmayan, dağınıklıktan rahatsız olmayıp “Ev dediğinde yaşadığın belli olacak.” diyen tek tanıdığım onlardı. Kütüphanenin bir tanesini neredeyse boylu boyunca Refik Halit Karay kitapları kaplıyordu ki zaten arkadaşım da bu büyük yazarın torununun çocuğuydu. Çok ilginçtir ki bizim …

Çernobil Duası

Bir kâbusun izini sürmek... Bu sene iyi iki okudum dediğim kitapların başında Svetlana Aleksiyeviç’in röportajları geliyor diyebilirim. Basılış sırasına uygun olarak okuduğum her kitap hem edebiyatın ne olduğuna, dinlemenin önemine dair düşüncelerimi yeniledi hem de yıllarca komünizm düşmanlığıyla uzak durulmuş yanı başımızdaki bu coğrafyanın insanlarının bize ne denli benzediğini gösterdi. Nobel konuşmasında da değindiği gibi küçük insanların anlattıklarına odaklanıyor Aleksiyeviç ve biz bu küçük insanların anlattıklarından koca bir tarihi öğrenebiliyoruz: “Beni ilgilendiren, küçük insan. ‘Küçük büyük insan’, ben böyle derdim, çünkü zulme tabi olmak insanı büyütüyor. O, kitaplarımda kendi küçük hikâyesini ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor. Başımıza gelmiş olanları, hâlâ da gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak gerekiyor, başlangıçta önce dile getirmek gerekiyor. Bu bizi korkutuyor, henüz kendi geçmişimizle yüzleşecek durumda değiliz.…

Anne Kız, Harikasın

Renkler, tatlar, kokular... Hayatımızdaki güzel şeyler bir bir kaybolmazdan evvel Radikal’da Elif Türkölmez’in yazılarını okumayı çok severdim. Küçücük bir detaydan yola çıkıp kurduğu yazıları nasıl olurdu bilmiyorum illa bam telime dokunur, yazıdaki renkler, kokular, anlar üst üste peş peşe beynime anıların üşüşmesini, unuttum sandığım şeylerin aslında oralarda bir yerlerde beklediğini anlamamı sağlardı. Ayın anı yağmurunu bu kez Türkölmez’in ilk öykü kitabı Anne Kız, Harikasın’ı okurken hissettim. Gazete yazılarında bir biçimde güncele bağlanan o detaylar bu kez kurmaca bir dünyaya yelken açmış ama kurmaca dünya gerçeğinden pek de farklı olmuyor, özellikle de gerçeklerin bu denli fena olduğu bu memlekette, o nedenle aynı gazetedeki yazıları gibi bu öyküler de Adile Naşit-Münir Özkul filmleri gibi aynı anda hüznü ve sevinci yaşatıyor. Bu ara nedense hep çocukluk üzerine bir şeyler okudum, hatta yazdım. Şimdilerde çok moda oldu geçmişten, çocukluktan bahsedip edebiyatın, yazının dümenin…

Buradayım

Biten evlilikler, yıkılan devletler... Jonathan Safran Foer, keşfettiğim ilk andan beri herkese tavsiye ettiğim bir yazar. Peş peşe okuduğum ve etkisinden uzun süre kurtulamadığım, illa bir yerlerinde ağladığım, tekrar tekrar okumayı istediğim romanları Her Şey Aydınlandı ve Aşırı Gürültülü İnanılmaz Yakın’dan sonra -arada yayımlanan deneme kitabı Hayvan Yemek’i çok pis bir etobur olduğum için okumaya cesaret edemedim- son romanı Buradayım’ı okumaya başladığımda eski bir arkadaşıma kavuşmuşum gibi hissettim. Amerika’da yaşayan Polonya kökenli bir Yahudi olan Foer’in romanlarında anlatılanların arkasında hep “Yahudilik” yer alır. Bu dinle ilgili de değildir aslında, çoğu karakterinin ateistliği mutlaka vurgulanır romanlarda, o kimliğin getirdikleri, götürdükleri, yaşam tarzıyla ilgilidir. Ve tabii Yahudilikle birlikte soykırımdan, kaçıp kurtulan ya da ölen dedelerden, ninelerden bahsetmek elzemdir ki Foer bunu okurun gözüne sokmadan ama en can acıtıcı detayı en olmadık yerde vererek yapa…

Çocukluk, o gizli bahçe

Çocukluk, o gizli bahçe... Çocukken en sevdiğim şey, eğer vakti varsa annemin yoksa ablamın kucağına ilişip kendimle ilgili sorular sormaktı. Bebekliğimden başlayıp anımsayamadığım üç dört yaşıma uzanan dönemle ilgili ne varsa bilmek istiyor, sorduğum sorularla herkesi bıktırıyordum. Şimdi bile hayal meyal hatırladığım bazı sahneler var sorduğum sorulara dair... Evden kimseyi bulamadıysam benle ilgilenen akrabalardan birine sırnaşıyor -çünkü itiraf etmeliyim ki oldukça sırnaşık bir çocuktum- “sonra ne yapmıştım, sonra ne demiştim” diye bitmez tükenmez sorularıma başlıyordum. Ailenin son ferdi olduğum, üstüne üstlük babaannemin sarışınlık genlerini bir şekilde kaptığım için el üstünde tutulan, sevilen, şımartılan bir çocuk oldum. Ablamlar bazı yaptıklarımı çok hoş sözlerle anmasalar da kimseyi üzmeden büyüdüm de diyebilirim. Çocukluğuma ait anımsadığım net şeylerden biri benle kim oyun oynuyorsa o dönem en çok onu sevdiğim. Bu sevilen kişi sık sık değişiyordu çünkü büyükler çocuklarla oy…