Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Midland Oteli'nde Çay

Dert bizde derman bizde Adını yıllardır duyduğum David Constantine’i ancak geçtiğimiz aylarda ikinci kitabı yayımlanınca okudum. Notos’tan çıkan Midland Oteli’nde Çay uzun zamandır karşılaştığım en has edebiyat. İlk kitabı Başka Bir Ülkede’ki öykülerin tamamı ilişkilere, hatta üçlü ilişkilere odaklanmışken Midland Oteli’nde Çay’dakiler biraz daha çeşitli. İlişkiler yine var elbette, Constantine’in didiklemeyi sevdiği bir konu ama bu kez yazarı rahatsız eden başka şeyler de var: Yaşlılık ve maruz kalınan muamele. Hastalık ve yalnızlaşma. Ötekileştirilen tüm insanlar: evsizler, deliler, kimsesizler. Rant ve kentsel dönüşüm. Terk edilen yaşam alanları. Distopik bir iklim değişikliği hikâyesi Frideswide’ı Geride Bırakmak. Yıllardır yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan bir sürü insan. Boşaltma kararı alınmış bir kurumun -sanat atölyelerine, kriz merkezine, parklara, kurslara, hobi bahçelerine, oyun gruplarına ev sahipliği yapan eski bir okul- toplanmak için son on iki saati. İl meclisind…
En son yayınlar

Tütüncü Çırağı

Faşizmin gölgesinde ilk aşk, ilk dostluk... Almanca edebiyatın son dönem gözde yazarlarından Avusturyalı Robert Seethaler’ın son romanı Bütün Bir Ömür geçtiğimiz yıl yayımlanmış, iyi okurların dikkatinden kaçmamıştı. Hemen ardından Jaguar Kitap yazarın bir önceki romanı Tütüncü Çırağı’nı yayımlayarak Seethaler’i benim gözümde “na yazsa okurum” denecek yazarlar kategorisine yükseltti. 1937 yazının son günlerinde on yedi yaşındaki Franz, kasabadaki erkekler gibi ormancı ya da madenci olmasını istemeyen annesi tarafından Viyana’ya, eski bir dostun yanına gönderilir. Franz Huchel temiz kalpli, duygusal bir çocuktur. İlk kez çıktığı kasabasından uzun bir tren yolculuğuyla Viyana’ya varır ve büyük şehir onu tedirgin etse de Otto Trsnjek’in tütüncü dükkânında iyi bir çırak olmak için var gücüyle çalışır. Kitabın ilk yarısında dikkati çeken Franz’ın kişisel dünyası... Arada annesini özleyen, lunaparkta Masal Mağarası trenine binip annesinin anlattığı masalları hatırladığından hıçkıra hıçkıra ağ…

İlk Yılların Ekmeği

Savaş sonrası ilk yıllar Heinrich Böll çok genç yaşlarda okuduğum Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru’yla aklımda yer etmiş bir yazar. Daha Baader Meinhof örgütünden haberim yokken okuduğum bu roman, medyanın ne denli taraflı olabileceğini ve halkı nasıl yanıltabileceğini gözler önüne seriyordu. Sonra Baader Meinhof’u da medyanın ne kadar alçalabileceğini de öğrendim, hatta sonuncusunu yaşayarak hep beraber öğrendik. Heinrich Böll’ü usta bir yazar olmanın yanı sıra vicdanlı bir aydın yapan unsur da bu. Kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylemiş, savaş öncesi, sırası, sonrası dememiş, hassas denge filan gözetmemiş, doğru bildiği ne varsa yazmış. Hem de usta bir dil ve anlatımla. İlk Yılların Ekmeği 1955 yılında yayımlanmış. On yıl önceki savaştan yenik çıkmış bir halk var aslında romanın tam ortasında. Bu halk tekrar ayakları üstünde durmaya çalışıyor, açlıkla sefaletle geçen 1940’lı yıllar sonrası tekrar kendini “insan” gibi hissetmeye başlıyor ama bir taraftan da geçmişte yaşan…

Islak Balık

Islak Balık’tan Babylon Berlin’e İletişim Yayınları bir süredir Alman polisiyeleri yayımlıyor. Genelde siyasi polisiye olan bu kitaplar günümüz Alman edebiyatına dair çok şey söylüyor aslında. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ve sonrası polis teşkilatına, politikasına, insanına dair pek çok ipucu veren kitaplarda en net olan, Almanların yaşananlarla yüzleşme isteği. Olan bitenle yüzleşme isteğinin ne kadar insani olduğunu ve sanatı ne denli farklılaştırabildiğini Avrupa ülkelerinde görüyoruz. Bizim açımızdan henüz öylesi bir umut yok. Volker Kutscher 1962 Köln doğumlu bir yazar. Alman filolojisi, felsefe ve tarih okuduktan sonra gazetecilik yapmaya başlamış. Islak Balık genç bir komiserin ilk macerası. Şimdilik altıncı kitaba erişen Komiser Gereon Rath’ın en toy hâlinin anlatıldığı romanın alt başlığı da Gereon Rath’ın İlk Vakası. İletişim Yayınları sağ olsun bazı başka yayınevleri gibi seriye ortadan başlayıp atlaya zıplaya ilerlemek yerine düzgünce ilk kitaptan başlamış yayımlamaya. 28 …

Gök Derinin Altında

Orta Asya steplerinden Türkiye’ye, kadim zamanlardan bugüne... Kadim zamanları, mitolojiyi anlatan, tarihle bugünü harmanlayan kitapları seviyorum. Severek okuduğum ve unutamadığım birkaç kitap aklımın bir köşesinde hep durur: Téa Obrecht’in yazdığı ve Balkan masallarından, mitolojisinden faydalandığı Kaplanın Karısı’yla Karin Tidbeck’in yazdığı canavarlar, periler, İskandinav halk hikâyeleriyle süslediği garip öykülerle dolu Zeplin. Her iki kitabı okurken de yakındığımı hatırlıyorum, “Gencecik yazarlar köklerini modern edebiyatta güzel güzel işlerken neden bizde böyle kitaplar yazılmıyor?” diye... Yakına yakına yıllar geçti, edebiyatımızda yeni yazarlar, yeni öyküler giderek birbirine benzemeye başladı ve galiba okurlar da bunu kanıksadı. Sonra bir kitap okudum ve kaybettiğim heyecanı anımsadım. Adını bilsem de hiç okumadığım Nazlı Karabıyıkoğlu’nun yeni kitabı Gök Derinin Altında’yı ilk olarak editörü Ayla Duru’dan duydum. Sonra kapağına çarpıldım. Sonra farklı galiba, diyerek okumaya…

Çamurcuk

Bir adam, bir çocuk ve çok zor bir konu Pedofili üzerine düşünmek de, konuşmak da zor. Hak ve hukuk sözcüklerinin bile anlamsız kalabildiği bir konu. Suçu işleyenin veya cezasını çekenin hakları ise neredeyse konu dışı. Oysa bu düzlemde yapılması gerekenler (hormon tedavisi vs.) Batı ülkelerinde çok uzun yıllardır tartışılıyor. Bu hususta suçlunun (ya da hasta mı demeli) dünyasına ilk defa Little Children (Todd Field, 2006) filminde yaklaşabilmiştim. Filmin finalinde adı çıkmış bir pedofilin artık hiçbir şey yapmadığı halde mahalle baskısıyla geldiği son nokta unutulur gibi değildi. Yani bu suç bir kere işlendiğinde yarattığı sonuçtan kurtulmak mümkün değil. Pedofili hastalık olarak kabul edilse ve tedavi imkânı olsa da. Hollandalı adli psikolog Inge Schilperoord’un yazdığı Çamurcuk adlı roman, o filmi akla getiriyor. Pedofili suçlamasıyla cezaevinde yatan ve aleyhine bir kanıt bulunamaması sonucunda salıverilen Jonathan’ın boğucu düşünceleriyle başlıyor roman. Hapisteyken dayak yediği b…

Başka Dünyanın Kuşları

Bayan Jane’in ilham verici yaşamı... Yıllar süren okuma serüveninde insan ister istemez belli coğrafyaları daha çok seviyor. En azından benim için Carson McCullers, Tennessee Williams, Truman Capote ve Flannery O’Connor okuyalı beri bu çok net, Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyi edebi açıdan en sevdiğim yerlerden biri. Kafka Yayınevi tarafından yayımlanan Brad Watson’un Başka Dünyanın Kuşları romanı Güney Amerika sevgimi yeniden anımsattı. Brad Watson da Güney Amerikalı bir yazar, Mississippi’de doğmuş büyümüş, uzun yıllar orada yaşamış, üniversitelerde ders vermiş. Zaten romandaki doğa betimlemelerinden, çiftçilik terimlerinden ve toprak bilgisinden bu coğrafyayı iyi bildiği çok belli oluyor. Daha önce de Mississippi’de Mercury adlı hayali kasabada geçen bir roman yazan Watson, 2016’te yayımlanan bu son romanında köklerine geri dönüyor. Brad Watson kahramanı Jane Chisolm’u yaratırken büyük teyzesi Mary Ellis’ten ilham almış. Bugün bile tam olarak çaresi bulunmayan bir deformasyonla…